Alberto Knox'un ağzından Sigmund Freud

    Freud 1856’da doğdu ve Viyana Üniversitesi’nde tıp okudu.Ömrünün büyük bir kısmını da orada geçirdi.Viyana büyük bir kültürel canlılık yaşamaktaydı o sıralar.Freud genç yaşlarda tıbbın nöroloji dediğimiz alanında uzmanlaştı.19.yüzyılın sonlarından itibaren ruh çözümlemesi ya da psikalanaliz diye bilinen görüşlerini geliştirdi.

-“Bunun ne demek olduğunu söyler misin?”

Psikanaliz deyince,hem insanın ruhsal yapısının genel bir anlatımını hem de sinirsel ve ruhsal rahatsızlıkları iyileştirmeye yönelik bir yöntemi kastediyoruz.İnsanın ne olduğunu anlamak istiyorsan,bilinçdışı öğretisini de tanıman şart.

Freud’a göre bir insanla çevresi arasında sürekli bir gerilim bulunur.Daha doğrusu,o insanın güdüleri ve ihtiyaçlarıyla çevresinin dayattıkları arasında bir gerilim ya da çatışmadır bu.İnsanın güdüsel yaşamının Freud tarafından keşfedildiğini   söylersek pek abartmış olmayız.Bu da onu 19.yüzyıl sonlarında büyük ağırlık kazanan natüralist eğilimlerin önemli bir temsilcisi yapmaktadır.

-İnsanın “güdüsel yaşamı” derken neyi kastediyorsun?

Davranışlarımızı her zaman aklımız yönetmez.Bu yüzden insan 18.yüzyıl rasyonalistlerinin düşündüğü ya da umduğu kadar ussal bir varlık değildir.Düşüncelerimizi,rüyalarımızı ve eylemlerimizi çoğu zaman akıl dışı dürtüler belirlemektedir.Bu dürtüler içimizde çok derinlerde yatan güdü ve ihtiyaçların ifadesidir bazen.Örneğin yetişkin insanların cinsel güdüleri bebeğin meme emme ihtiyacı kadar asli ve önemlidir.Bu belki yeni bir buluş değildi.Ama Freud bu temel ihtiyaçların aynı zamanda iyice kılık değiştirmiş ve dönüşmüş olarak ortaya çıktığını,bu yüzden kökenlerini fark edemediğimizi ve biz farkına varmadan davranışlarımızı yönlendirdiğini göstermiştir.Ayrıca,küçük çocuklarda da bir tür cinsellik bulunduğuna işaret etti Freud.Çocuk cinselliği hakkındaki bu iddiası Viyanalı kibar çevrelerin çok tepkisini çekti ve Freud’u hiç sevilmeyen biri haline getirdi.Cinsellikle ilgili her şeyin tabu sayıldığı ‘Viktorya Dönemi’ydi bu.Freud psikoterapist olarak çalışırken fark etmişti  çocuktaki cinselliği.Yani iddiaları empirik bir temele dayanıyordu.Ayrıca,birçok ruhsal rahatsızlığın çocukluk dönemindeki çatışmalarla bağlantılı olduğunu saptamıştı.Giderek bir tür “ruhsal arkeoloji” diyebileceğimiz bir tedavi yöntemi geliştirdi.

-Ne demek istiyorsun?

Bir arkeolog uzak geçmişin izlerini değişik kültür tabakalarını kazarak bulmaya çalışır.Belki 18.yüzyıldan kalma bir bıçak bulur,daha derinlerde de 14.yüzyıldan kalma bir tarak.Daha derinlerde 5.yüzyıldan kalma bir vazo bulur.

Psikanalist,hastanın da yardımıyla onun bilincini ‘geriye doğru kazanabilir’ ve böylece bir zamanlar gerçekleşip sonunda ruhsal rahatsızlığa neden olan yaşantıları açığa çıkarabilir.Freud’a göre geçmişe ait bütün anıları içimizde taşırız.

Bu çabanın sonunda belki de hastanın hep unutmaya çalıştığı ama derinlerde yatan ve hastayı kemirip duran kötü bir olay günışığına çıkacaktır.Böyle bir ‘travmatik yaşantı’bilince çıkarılıp hastayla yüzleştirilirse,hasta da bunu ‘halledip’iyileşme şansına sahip olur.

-Çok mantıklı görünüyor.

Ama biraz hızlı gittim.Önce Freud’un insn ruhunu nasıl betmlediğine bakmalıyız.Hiç yeni doğmuş bir çocuk gördün mü?

-Dört yaşında bir kuzenim var.

Dünyaya geldikten sonra bedensel ve ruhsal ihtiyaçlarımızı doğrudan doğruya ve herhangi bir sınır tanımadan yaşarız.Süt verilmezse ya da belki altımız ıslandığında başlarız bağırmaya.Bedensel sıcaklık ve yakınlık istediğimizde de bunu açıkça belirtiriz.Davranışlarımıza yön veren bu güdü ilkesi ya da haz ilkesine Freud “o” adını vermişti.Bebekken hemen hemen bu”o” dan ibaretiz hepimiz.’O’ ya da haz ilkesi yetişkinliğimizde de hayatımız boyunca bizimle birliktedir.Ama giderek isteklerimizi denetleyerek çevreye uyum sağlamayı öğreniriz.Haz ilkesi gerçeklik ilkesiyle dengelenmeye başlar.Freud’un deyişiyle,bu düzenleyici işlevi üstlenen egoyu,yani beni oluştururuz.Belli bir yaşa gelince,istediğimiz bir şey olmadığında artık arzu ya da ihtiyaçlarımız karşılanana kadar oturup bağıramayız.Ama tabi bir şeyi çok istediğimiz ama çevrenin bunu kabul etmediği olabilir yine de.Böyle durumlarda bazen isteklerimizi bastırmak,yani kendimizden uzaklaştırmak ve unutmaya çalışmak zorunda kalırız.

-Anlıyorum.

Ama Freud insan ruhunda üçüncü bir boyut daha görüyordu.Henüz küçük bir çocukken bile ailemizin ve çevremizin ahlak değerleri ve kurallarıyla karşılaşırız.Ne zaman yanlış bir şey yapsak anne babamızdan “Olmaz!” ya da “Ayıp”gibi laflar işitiriz.Büyüdükten sonra da bu ahlak kuralları ve yargılar çınlar kulağımızda.Çevremizin ahlaki beklentileri içimizde yer etmiş,bizim parçamız olmuştur sanki.İşte buna da Freud süperego ya da üstben demişti.

-Vicdanı mı kastediyordu?

Bir yerde gerçekten de üstbenin ben karşısında vicdan olarak bulunduğunu söylemiştir.Ama asıl önemli olan,’kirli’ya da ‘uygunsuz’istekler duyduğumuzda üstbenin bunun bize bildirmesidir.Özellikle erotik ya da cinsel istekler söz konusu olduğunda.Ve daha önce söylediğim gibi,Freud bu isteklerin daha küçük bir çocukken başladığını göstermişti.

-Açıkla bunu lütfen!

Bugün biliyor ve görüyoruz ki,küçük çocuklar cinsel organlarıyla oynamayı seçer.Pilajlarda filan hep gördüğümüz bir şey bu.Freud’un zamanında iki üç yaşlarındaki bir çocuk bunu yaptığında eline bir şaplak indirilir,”Çok ayıp!,Sakın ha!,Çek elini oradan!” gibi sözlerle çıkışılırdı.

-Çok yanlış bu.

Ama işte insanlarda suçluluk duygusu da bu şekilde gelişiyor.Ve bu suçluluk üstbene iyice yerleştiğinden pek çok insanda –Freud’a göre hemen herkeste-yaşam boyu cinsellikle ilgili her şeye yapışıp kalıyor.Diğer yandan Freud cinsel isteklerin ve ihtiyaçların insanın doğal ve önemli bir özelliği olduğuna da işaret etmiştir.İşte bu böyle Sofie’ciğim,haz ile suçluluk duygusu arasında ömür boyu sürecek bir çatışma için ne lazımsa bir araya gelmiş oldu.

-Peki sence bu çatışma Freud’dan bu yana biraz hafifledi mi?

Hafifledi tabi.Ama Freud’un hastalarından birçoğu bu çatışmayı öyle şiddetli yaşamıştı ki,Freud’un nevroz dediği bir duruma geçiyorlardı.Örneğin kadın hastalarından biri kayınbiraderine aşık olmuştu.Kendi kız kardeşi hastalanıp ölmüştü bu arada.Freud’u hastası kardeşi ölüm dçşeğindeyken yatağın başına oturmuş,kayınbiraderi hakkında ‘Artık serbest,evlenebilirim onunla’diye düşünmüştü.Ama tabi böyle bir düşünce üstbeniyle çelişki içindeydi.Öyle dayanılmazdı ki bu çelişki,Freud’un terimiyle bastırılmıştı sonunda.Yani kadın bu düşünceleri bilinçdışına itmişti.Bu yüzden hastalandı,ciddi isteri belirtileri gösterdi.Freud tedaviye başladıktan sonra,kızkardeşi ölüm döşeğindeyken geçen bu sahneyi ve içinde uyanan o çirkin,bencilce isteği tümüyle unutmuş olduğu orataya çıktı.Ama tedavi sırasında hatırladı bunları.Kendisini hasta eden ânı yeniden yaşadı ve iyileşti.

Ruh arkeolojisi diye ne kastettiini daha iyi anlıyorum şimdi.Öyleyse insan ruhunun genel bir betimlemesini yapmaya çalışalım şimdi.Uzun süre hastaların tedavisi ile uğraşarak kazandığı deneyim Freud şunu göstermişti:İnsan bilinci,insan ruhunun ancak küçük bir bölümünü oluşturur.Bilincinde olduğumuz şeyler buzdağının sudan çıkan ucu gibidir.Su yüzeyinin -ya da bilinç eşiğinin-altında bilinçaltı ya da bilinçdışı yatmaktadır.

-Yani bilinçdışı bizim içimizde,ama biz onu unutmuşuz,öyle mi?

Deneyimlerimizin hepsi birden sürekli olarak bilincinde olduğumuz şeyler değildir.Buna karşılık Freud düşündüğümüz,yaşadığımız ve aklımıza gelen her şeye “önbilinç”adını verir.Bilinçdışı terimi ise bastırılmış olan her şeyi ifade eder Freud için.Yani rahatsız edici,uygunsuz ya da tiksindirici olduğu için mutlaka unutmak istediğimiz her şeyi.Bilincimizin-ya da üstbenin-kabul edemeyeceği istek ve hazlar söz konusu olduğunda bunları bodruma tıkıştırıveiririz.Gözümüzün önünden giderler böylece.

-Anlıyorum

Bu mekanizma bütün sağlıklı insanlarda işlemektedir.Ama bazıları için rahatsız edici ya da yasak düşünceleri bilinçten uzaklaştırmak o kadar zordur ki onları hasta eder.Bu şekilde bastırılmış olan şeyler durmadan bilince çıkmaya çalışır ve bunları bilincin eleştirisinden saklamak giderek daha çok çaba harcamayı gerektirir.Freud 1909’da ABD’de psikanaliz dersleri verirken, bu bastırma mekanizmasının nasıl işlediğini basit bir örnekle anlatmıştı.

Dinleyicilerine şöyle bir durum tasarlamalarını söyledi.Salonda herkesi rahatsız eden ve yüksek sesle gülüp,konuşarak ayaklarıyla tepinerek,konuşmacıyı yani kendisini konudan saptırmaya kalkışan biri bulunmaktadır.Sonunda konuşmacı sözlerine devam edemez olur.Bu durumda muhtemelen güçlü kuvvetli birkaç kişi kalkıp kısa bir itişme sonunda adamı kapı dışaredecek,koridora atacaktır.Böylece adam bastırılmış olur ve konuşmacı dersine devam edebilir.Ama adamın tekrar salona girmeyi denemesi de mümkündür.Bu yüzden bastırma işlemi tamamladıktan sonra sandalyeler,kapının önüne yerleştirilerek bir direnç oluşturulur.Freud’a salon “bilinç”,koridor da “bilinçdışı” olarak düşünülürse bastırma süreci kavranmıştır demektir.Rahatsız edici adam içeri girmek ister.Bastırılmış düşünce ve dürtülerimiz de kesinlikle geri dönmek ister.Bilinçdışından çıkmaya çalışan bastırılmış düşüncelerin kesintisiz baskısı altında yaşıyoruz.Bu yüzden de hep aslında öyle kastetmediğimiz şeyler söylüyor ya da yapıyoruz.Bilinçdışı biraz da bu şekilde yönetilebiliyor duygu ve davranışlarımızı.

-Bir örnek verir misin?

Freud bu tür mekanizmaları anlatmıştır.Bunlardan biri de yanlış tepki dediği durumdur.Yanlış tepki daha önce bastırılmış olduğumuz bir şeyi kendiliğinden söyleyivermemiz ya da yapıda pek de sevilmeyen şefinin onuruna verilen yemekte bir konuşma yapmak zorundaymış.Kalkmış ayağa kadehini kaldırmış ve şefimizin sağlığına edelim deyivermiş.  

Herhalde şef hiç de harika bulmadı bunu.Böylece memur da şef hakkında ne düşündüğünü belli etmiş oldu.Hiçbir zaman açıkça söylemezdi bunu.Bir örnek daha ister misimn?

-Tabi

Tatlı,küçük kızları olan papaz ailesini piskopos ziyaret edecekmiş.Olağanüstü büyük bir burnu varmış piskoposun.Onun için kızlara burnundan bahsetmeleri kesinlikle yasaklanmış.Küçük çocuklar,bastırma mekanizmaları henüz tam gelişmediği için  böyle şeyleri ağzından kaçırıverir.

Sonra?

Piskopos papazın evine gelir.Sevimli kızlar adamın burnundan söz etmemek için büyük çaba harcar.Daha da ötesi,buruna hiç bakmamaları gerekmektedir.Tümüyle unutmaya çalışırlar piskoposun burnunu.Ama işte bu yüzden hiç çıkmaz burun akılllarından.Bir ara küçük kızlardan biri kahve için şeker tutar.Saygıdeğer pisikoposun önüne geçer ve burnunuza şeker alır mıydınız?der.

-Feci bir durum.

Bazen de akılcılaştırma yaparız.Yani hem kendimize hem de başkalarına belli bir durumda gösterdiğimiz davranış için gerçek olmayan gerçekler sunarız.Çünkü gerçek nedenler utanç verici bizim için.

Buna da bir örnek lütfen.

Seni hipnotize edip bir pencere açtırabilirim.Yani parmaklarımla masayı tıklayınca kalkıp camı açmanı buyururum.Masayı tıklarım,sen de kalkıp pencereyi açarsın.Sonra da neden pencereyi açtığını sorarım.Sen de çok sıcak olmuştu gibisinden bir cevap verirsin.Ama asıl neden bu değildir. Hipnotizma altında benim buyruğuma uyduğunu kendine itiraf etmek istemezsin.İşte o zaman yaptığın bir “akılcılaştırma”dır Sofie.

Dört yaşında kuzenim var demiştin ya…Sanırım pek oyun arkadaşı yok.Ne zaman onlara gitsem çok seviniyor.Bir keresinde hemen eve,anneme dönmem gerektiğini söylemiştim.Ne dedi o zaman biliyor musun?

“Aptalın biri o!”dedi.

Evet bu akılcılaştırma dediğimiz şeye bir örnek gerçekten.Çocuk aslında bunu demek istememiş.Senin gitmeni kötü bulduğunu söylemeye çalışmış,ama bu biraz utandırmış onu.Zaten bazen de yansıtma yapıyoruz.

-O da ne demek?

Yansıtma,kendimizde olan ve bastırmaya çalıştığımız özellikleribaşkalarında bulmamızdır.Örneğin son derece cimri olan biri,başkalarının cimriliğinden dem vurur.Cinselliği çok fazla düşündüğünü kendine itiraf etmek istemeyen biri başkalarının cinsellik takıntısını kınamakta acele eder çoğu kez.

-Anlıyorum.

Freud gündelik yaşamımızın bu tür bilinçdışı davranışlarla dolu olduğunu düşünüyordu.Bazı kişilerin adını unuturuz hep,konuşurken giysilerimizin ucunu kıvırıp dururuz ya da odadaki eşyaların yerini güya rastgele değiştiririz.Konuşurken takıldığımız olur,dilimiz sürçer.İlk bakışta masum hatalardır bunlar,ama sadece ilk bakışta!Freud bu dil sürçmelerinin sandığımız gibi masum ya da rastgele olmadığını ,bunları birer belirti olarak ele almak gerektiğini düşünüyordu.Freud’a göre bu tür yanlış davranışlar ya da rastlantısal eylemler en mahrem sırlarımızı açığa vurur.

-Bundan sonra her söylediğime dikkat edeceğim.

Ne kadar dikkat etsen de,bilinçdışından gelen dürtüleri durdurmazsın.Asıl mesele,rahatsız edici şeyleri bastırıp bilinçdışına iterken kendimizi hep fazla zorlamamaktır.Tarla faresinin deliğini tıkamaya benzer bu.Deliği kapamayı başarırsın ama bahçenin başka  bir yerinde farenin yeni bir delik açacağını da bilirsin.En iyisi bilinç ile bilinçdışı arasındaki kapıyı aralık tutmaktır.

-Kapıyı kapatırsak ruhsal sıkıntılar mı yaşarız?

Evet.Nevrotik bir kişi rahatsız edici şeyi bilincinden kovmak için çok fazla çaba harcamaktadır.Böyle biri çoğu kez belli yaşantıları bastırmak zorundadır.Sözünü etmekte biraz aceleci davrandığım”travmatik yaşantılar”dır bunlar.Freud’un kullandığı bu travma sözcüğünün aslı Yunancadır ve “yara” anlamına gelir.

Freud tedavi uygulamalarında kapıyı çok dikkatle açmaya çalışmış ama belki yeni bir kapı oluşturmaya girişmiştir.Hastasıyla işbirliği yaparak bastırılmış yaşantıları yeniden açığa çıkarmayı denemiştir.Hasta yaşantılarını bastırdığının bilincinde değildir.Yine de gizli travmayı bulup çıkarmakta hekimin –ya da psikanalizde kullanılan terimle analistin-kendisine yardım etmesini isteyebilir.

-Hekim ne yapıyor peki böyle bir durumda?

Hekimin yaptığı işe Freud serbest çağrışım diyordu.Hastalarının olabildiğince rahat ve gerilimsiz bir şekilde uzanıp o sırada aklına ne gelirse ondan bahsetmesini sağlamaktır bu.Hasta kendi söylediklerini ne kadar önemsiz,rastgele,rahatsız edici ya da utanç verici bulursa bulsun,anlatması isteniyordu.Burada marifet,travmaların üstünü kapamış olan kapağı yani kontrolü kaldırmaktı.Hastanın aklını sürekli meşgul eden bu travmalardır.Bu travmalar hep oradadır,ancak hastalar bunun bilincinde değildir.

-Yani insan bir şeyi unutmak için ne kadar uğraşırsa,bilinçdışında o kadar çok mu düşünür onu?

Aynen.Bu yüzden de bilinçdışının gönderdiği sinyallere dikkat etmek gerekir.Freud’a göre bilinçdışının kapısını açabilecek ‘altın anahtar’rüyalarımızdı.Nitekim en önemli eserlerinden biri de,1900’de yayımlanan Rüya Yorumu’dur.Bu kitapta,gördüğümüz rüyaların kesinlikle rastlantı sonucu olmadığını ırtaya koydu.Bilinçdışı düşüncelerimiz rüyalar aracılığıyla kendilerini bilince duyurmaya çalışır.Hastalarıyla yıllarca sürdürdüğü çalışmalardan büyük bir deneyim edindi Freud.Ayrıca kendi rüyalarını da analiz etti.Sonunda tüm rüyaları aslında arzuları gerçekleştiren rüyalar olduğunu söylüyordu.Çünkü çocuklar dondurma ve kiraz gibi şeyler görür rüyalarında.Oysa yetişkinlerde rüyada gerçekleşmeyecek istekler çoğu kez kılık değiştirmiş olarak bulunur.Çünkü biz uyurken de sıkı bir sansür neye izin olup olmadığını denetlemektedir.Gerçi uyku sırasında bu sansür ya da bastırma mekanizması daha zayıftır ama yine de rüyalarımızda kendi kendimize açmak istemediğimiz arzularımızı çarpıtacak kadar güçlüdür.

Freud ertesi sabah uyandığımızda hatırladığımız rüya ile rüyanın asıl anlamını ayırt etmek gerektiğini göstermiştir.Rüyamızda gördüğümüz şeyler bir film ya da video gibidir.Freud bunlara rüyanın açığa çıkmış içeriği adını vermişti.Rüyadaki bu ‘açık’görüntüler ve ayrıntılar çoğunlukla yakın geçmişe,hatta o günkü yaşantılara dayanır.Buna karşılık rüyanın bilinç için gizli olan daha derin bir anlamı vardır,Freud buna “gizli rüya düşünceleri”diyordu.Bu gizli düşünceler çok daha eski dönemlerden,örneğin küçük bir çocukken yaşadığımız şeylerden kaynaklanmış olabilir.

-Yani rüyayı,asıl konusu açığa çıkacak şekilde analiz etmeliyiz.

Evet.Ve hasta da bunu terapistle birlikte yapmalı.Rüyayı yorumlayan hekim değildir.Bunu ancak hastanın yardımıyla yapabilir.Hekim sadece Sokratesçi bir ebe gibi rol oynar,iyorumlama işine yardımcı olur.

Rüyanın gizli düşüncesini yorumlayıp açığa çımış içeriğe dönüştürme çabaına Freud “rüya işçiliği”adını vermişti.Rüyada asıl olup bitenin “maskelenmiş” ya da “şifrelenmiş” olduğunu söyleyebilirz.Rüyayı yorumlarken bu süreci tersinden izlemek,rüyanın motifinin maskesini açmak ya da şifresini çözmek gerekir.Böylece rüyanın gerçek konusunu bulabiliriz.

-Bir örnek verebilir misin?

Freud’un kitapları bu tür örneklerle doludur.Ama biz de çok basit ve çok Freudcu bir örnek düşünebilirz.Diyelim ki genç bir adam rüyasında kuzeninin kendisine iki balon armağan ettiğini gördü…

-Evet?

Yo hayır,şimdi sen dene bakalım rüyayı yorumlamayı.

-Hmm…Bu durumda “rüyanın açığa çıkmış içeriği”aynen senin söylediğin gibi:Kuzeni ona iki balon hediye etti.

Devam!

-Rüyadaki ayrıntıların çoğu zaman o gün yaşananlardan alındığını söylemiştin.Demek ki adam lunaprka gitmiş ya da bir gazetede balon resmi görmüş.

Evet olabilir.Ama balon sözcüğünü duymuş ya da ona balonu hatırlatabilecek herhangi bir şey görmüş olması da yeterli.

-Peki ama “rüyanın gizli düşünceleri”ne?Yani asıl neyle ilgiliydi bu rüya?

Rüya yorumcusu sensin,ben değil.

-Belki de iki balonu olsun istiyordu?

Hayır,bu pek muhtemel değil.Ama rüyanın bir isteği gerçekleştirdiği konusunda haklısın.Yalnız,yetişkin bir adam iki balonum olsun diye yanıp tutuşmaz.Hem öyle bile olsa,o zaman rüyayı yorumlamaya gerek kalmazdı.Pekala…Öyleyse bence durum şu:Aslında kuzenini arzuluyor ve iki balon da kuzeninin göğüsleri.

Evet,bu daha mümkün.Özellikle adamın duyduğu arzu ona biraz utanç veriyorsa ve uyanıkken bunu kendine itiraf edemiyorsa…

-Yani rüyalarımız işi böyle balonlardan filan mı dolandırıyor?

Evet.Freud’a göre rüyalar kılık değiştirmiş arzuların kılık değiştirmiş şekilde gerçekleşmesidir.Neyin lkılığını değiştirdiğimiz Freud’un Viyana’da hekimlik yaptığı günlerden bu yana değişmiş olabilir.Ama kılık değiştirme mekanizması hala geçerli olmalı.

Freudcu psikanaliz 1920’lerde büyük önem kazandı.Özellikle psikiyatri hastalarının tedavisinde.Ayrıca bilinçdışı öğretisi sanat ve edeb,yatta da çok etkili oldu.

-Yani sanatçılar insan ruhunun bilinçdışı yaşamıyla daha çok mu ilgilenir oldular?

Aynen öyle.Gerçi 19. Yüzyılın son on yılında da,yani henüz Freud’un psikanaliz anayışı tanınmamışken,edebiyat bu konuya eğilmişti.Bu da gösteriyor ki,Freud’un görüşlerinin 1890’larda ortaya çıkması rastlantı değil.

-Yani o dönemde mi ortaya çıkması gerekiyordu?

Freud bastırma,yanlış tepki ya da akılcılaştırma gibi olguları kendisinin bulduğunu düşünmüyordu zaten.onun asıl yaptığı,insana özgü bu deneyimleri ilk kez psikiyatri alanına dahil etmek olmuştu.Kuramını açıklamak için edebiyattan da çok güzel örnekler bulabiliyordu.Ama dediğim gibi,1920’lerden itibaren Freud’un psikanaliz kuramı,sanatı ve edebiyatı doğrudan etkiledi.

-Nasıl etkiledi peki?

Şair ve ressamlar bilinçdışına özgü güçlere yaratıcı çalışmalarında yer vermeye giriştiler.Özellikle Sürrealizm yansıtır bu etkiyi.

-Ne anlama geliyor bu sözcük?

Sürrealizm Fransızca’da ‘Gerçeküstücülük’anlamına gelen bir sözcüktür.1924’te Andre Breton ‘Gerçeküstücü Manifesto’yu yayımladı.Sanatın bilinçdışı tarafından yansıtılması gerektiğini savunur bu metinde;çünkü ancak bu şekilde sanatçı düşlediği görüntüleri özgür bir ilhamla ortaya koyabilir ve rüyayla gerçek arasındaki bu farkın aşıldığı ‘gerçeküstü’ne yönelebilir.Bilincin uyguladığı sansürü kırarak sözcüklerin ve görüntülerin serbestçe akmasını sağlamak sanatçı için de öenmli olabilecek bir şeydir.

Freud bir bakıma bütün insanların sanatçı olduğunu ispat etmiş sayılır.Rüyalar birer küçük sanat eseridir ve her gece yeni rüyalar görürüz.Hastalarının rüyalarını yorumlayabilmek için Freud’un yığınla simgeyi ele alması gerekiyordu-bir resim ya da edebi bir metni anlamaya çalışırken yaptığımız gibi.

-Gerçekten her gece rüya görüyor muyuz?

En son araştırmalara göre uykuda geçen sürenin yüzde yirmisinde rüya görüyoruz.Yani gecede iki ya da üç saat kadar.Rüya görmekteyken rahatsız rahatsız edilirsek sinirli ve huzursuz oluyoruz.Bu da gösteriyor ki,insanlar varoluşlarına sanatsal bir ifade kazandırma yönünden doğuştan bir ihtiyaca sahip.Ne de olsa rüyanın konusu bizimle ilgili.Filmin yönetmeni biziz,parçaların montajını yapıyor,bütün rolleri de kendimiz oynuyoruz.Sanattan anlamadığını söyleyenler,kendi kendilerini iyi tanımıyor aslında.Freud aynı zamanda insan biincinin ne kadar muhteşem olduğunu da ortaya koydu.Hastalarıyla yaptığı çalışmalar sonunda gördüğümüz ve yaşadığımız her şeyin bilincimizin derinliklerinde saklandığı sonucuna vardı.Bütün bu izlenimleri yeniden ön plana çıkarabiliyoruz.Bazen ‘takılıp kalırız’,söyleyemediğimiz bir şey ‘dilimizin ucuna’kadar gelir ve sonunda ‘birden hatırlayıveririz’.İşte böyle durumlarda bilinçdışında bulunan bir şey aralık bir kapıdan geçip bilincimize süzülmüştür.

-Ama bazen çok uzun sürüyor bu.

Evet, her sanatçı bunun zorluğunu bilir zaten.Ama sonra bütün kapılar ve arşiv dolapları açılmıştır sanki.Her şey ortaya dökülüverir ve tam istediğmiz sözcük ve görüntüleri bulup çıkarırız.Bilinçdışına açılan kapıyı biraz daha araladığımız zaman gerçekleşir bu.İlham da diyebiliriz bu olaya Sofie.Böyle durumlarda çizdiğimiz ya da yazdığımız şeyler bize ait değilmiş gibi bir duyguya kapılırız.

-Harika bir duygu olmalı.

Ama kuşkusuz sen de yaşamışsındır bu duyguyu.Örneğin çok yorulmuş çocukların böyle bir ilham yaşadığını görebiliriz.Bazen o kadar yorgundur ki çocuklar,çok uyanıkmış gibi dururlar.Ama sonra birden sanki henüz hiç öğrenmedikleri sözcükleri belleklerinden çekip çıkarıyormuş gibi konuşmaya başlarlar.Bu sözcükler gizli bir şekilde belleklerinde bulunmaktadır,ama aslında serbestçe,kendiliğinden ve bilinçsizce daha iyi serpilecek bir şeyi aklın ve düşünselliğin denetliyor olması,sanatçı açısından da önemli olabilir.Bunu gösteren bir masal anlatmamı ister misin?

-Tabii!

Bir zamanlar bir kırkayak yaşarmış.Kırk bacağıyla çok güzel dans ediyormuş bu kırkyak.Ne zaman dans etse ormanın bütün hayvanları toplanır seyre dalarmış.Hepsi de hayranmış kırkayağın sanatına.Sadece karakurbağa çekemiyormuş kırkayağın dansını…

-Kıskanıyormuş demek ki!

Ne yapsam da kırkayağın dans etmesini önlesem,diye düşünmüş.Açıkça danstan hoşlanmadığını söylese olmaz.Kendisinin daha iyi dans ettiğini söylese o da olmaz,çünkü kimse buna inanmaz.Sonunda şeytanca bir plan gelmiş aklına.

-Neymiş bu plan?

Oturmuş bir mektup yazmış kırkayağa.”Ey eşi benzeri olmayan kırkayak,senin o yüce dans sanatının zavallı bir hayranıyım.Nasıl dans ettiğini öylesine bilmek istiyorum ki!İlk önce sol taraftaki 28.bacağını mı kaldırıyorsun,sağ taraftaki 9.bacağını mı,*Yoksa sağdaki 16.bacakla mı başlıyorsun dansa,soldaki 37.bacağınla mı?Heyecan içinde cevabını bekliyorum.Sevgiler,kurbağa.”

Kırkayak bu mektubu alınca,ömründe ilk defa dans ederken aslında ne yaptığını düşünmeye başlamış.İlk hangi bacağını kaldırıyor?Sonra hangisini?Sonra ne olmuş dersin Sofie?

-Herhalde bir daha dans etmemiş kırkayak.

Evet,öyle olmuş.Düşünce düşgücünü sıkıştırıp boğarsa,olacağı budur işte.

-Gerçekten acıklı bir öyküymüş.

Yani bir sanatçı için kendini koyvermek önemli olabiliyor.Gerçeküstücüler bundan yararlanmak istedi işte.Her şeyin kendiliğinden oluverdiği bir durumu yaşamaya çalıştılar.Boş bir kağıt alıp,başladılar yazmaya.Ne yazdıklarını hiç düşünmeden.Buna otomatik yazı diyorlardı.Aslında ispiritizma diline ait bir terimdir bu:Hani bazen ‘medyum’ölmüş birinin,onun elini oynatıp bazı şeyler yazdırdığına inanır.Neyse,sanırım yarın bu gibi konulardan daha çok söz edeceğiz zaten.

Sürrealist sanatçı da medyum sayılır bir anlamda.Kendi bilinçdışının medyumudur o.Ama belki zaten her yaratıcı süreçte bilinçdışına ait bir şeyler var.’Yaratıcılık’dediğimiz nedir ki zaten?

-Yaratıcı olmak insanın yeni ve benzersiz bir şey bulması demek değil mi?

Hemen hemen.Akılla düşgücünün incelmiş bir işbirliği sayesinde gerçekleşiyor bu.Çoğu zaman akıl düşgücünü boğar.Ve bu da kötü bir şeydir,çünkü düş gücü olmadan gerçekten yeni bir şey çıkmaz ortaya.Düşgücü Darwinci sistemle aynı bence.

Darwincilik doğada durmadan yeni mutantlar oluştuğunu göstermişti.Ama bunların öok azı doğanın işine yaaryabilir.Ancak birkaç tanesi hayatta kalır.

-Eee?

Düşündüğümüz,esinlendiğimiz ve yeni fikirler bulduğumuzda da böyledir.Bilincimizde de düşünce mutantları birbirini izliyor.En azından çok sıkı bir sansür uygulamadığımız zamanlarda.Ama bunların çok azını kullanmamız mümkün.Bu noktada aklın önemini vurgulamak gerek.Çünkü aklın da işlevi çok önemli.Akşam olup ağa takılanları ortaya serince,,sıra ayıklayıp düzenlemeye gelir.

-Çok hoş bir benzetme bu.

Aklımıza geliveren her şeyin,düşüncemizde çakan her şimşeğin dudaklarımızdan döküldüğünü düşün bir!Ya da not defterimizden,masanın çekmecesinden fırlayıversinler!Dünya,rastlantı eseri buluşlar yığınında boğulur giderdi o zaman.’Seçilim’diye de bir şey olmazdı Sofie.

-Yani akıl bu buluşlardan en iyilerini alıyor öyle mi?

Evet,öyle değil mi sence?Belki yeni bir şeyi yaratan düşgücü,ama seçme işini yapan o değil.Kompozisyon,yani birleştirme gücünün işi değildir.Bir kompozisyon –ki her sanat eseri bir kompozisyondur-düşgücü ile aklın ya da duygu ile düşüncenin hayret verici bir işbirliği yapmasıyla gerçekleşir.Yaratma süreci daima rastlantısal bir öğe barındırır.Belli bir aşamada bu tür rastlantısal buluşları dışlamamak çok önemli olabilir.Koyunların otlamasını istiyorsan,önce çayıra salacaksın.

Alberto bir an susup pencereden dışarı baktı.Sofie’de yaptı aynı şeyi ve biraz aşağıdaki gölün kıyısında büyük bir kalabalığın kaynaştığını gördü.Rengarenk Disney yaratıkları doldurmuştu oratalığı.

A bak Goofy!dedi Sofie.”Donald’la yeğenleri de orada…Şu da Daisy…ve Varyemez Amca.Ceviz toplayıp duran şu iki sincap da gelmiş.Dediğimi duydun mu Alberto?Miki Fare’yle Bilgin Dayı da orada!

Alberto Sofie’ye döndü:

Evet çocuğum,çok üzücü.

-Ne demek istiyorsun?

Oturup binbaşının koyunlarını salmasını izlemek zorundayız.Elimizden bir şey gelmiyor.Ama tabii hata bende. Düşgücünün serbestçe işlemesinden söz eden bendim.

-Kendini suçlaman gerekmez.

Aslında düşgücünün biz filozoflar için önemli olduğunu söylemek istemiştim.Yeni bir şey düşünebilmek için kendimizi koyvermeyi göze almalıyız.Ama bu kadarı da fazla!

-Boşver,aldırma.

Sessizce derin düşünmenin önemine değinmek istemiştim.Ama şu saçmalıklara döndü yine.Utanmalı bundan.

-Sende mi ironiye başladın?

O başladı,ben değil.Ama beni avutan bir şey var yine de zaten planımın temel taşı da bu.

-Artık hiçbir şey anlamaz oldum.

Rüyalardan bahsettik.Bunda da biraz ironi var zaten!Binbaşının rüyalarından başka neyiz ki biz?

-Tüh!

Ama unuttuğu bir şey var yine de.

Nasıl olabilir ki?

Belki gördüğü rüyanın fena halde farkında kendis de.Söylediğimiz ve yaptığımız her şeyi biliyor.-tıpkı rüyanın açık içeriğinin hatırlanması gibi.Kalem onun elinde.Ama birbirimize söylediğimiz her şeyi hatırlasa bile,tam olarak uyanmış değil.

-Nasıl yani?

Rüyanın gizli düşüncesini bilmiyor,Sofie.Bunun da kılık değiştirmiş bir rüya olduğunu unutuyor.

-Garip şeyler söylüyorsun!

Binbaşı da böyle düşünüyor.Çünkü kendi rüya dilini anlamıyor.Bu da bizim için çok iyi,çünkü bize bir nebze özgürlük kazndıran bir şey.Bu özgürlük sayesinde onun o kaygan bilincinden çıkabileceğiz.Tıpkı sıcak bir yaz günü neşe içinde başını topraktan çıkaran tarla fareleri gibi.

-Başarır mıyız dersin?

Başarmak zorundayız.Birkaç gün sonra yeni bir gökyüzü sunacağım sana.O zaman binbaşı tarla farelerinin nerde olduğunu da,bir daha ne zaman görüneceklerini de bilemeyecek.

-İster düş ürünü olalım ister olmayalım,ben yine de annemin kızıyım.Saat de beş.Eve gidip parti hazırlıklarına başlamalıyım.

Hmm…Yolda benim için küçük bir şey yapar mısın?

-Ne?

Biraz daha dikkat çekmeye çalış.Eve giderken binbaşının seninle ilgilenmek zorunda kalmasını sağla.Eve gidince de onu düşünmeye çalış;o da seni düşünür o zaman.

-Ne işe yarayacak peki bu?

Öyle olunca ben de rahatça gizli planım üzerinde çalışabilirim.Binbaşının bilinçaltının derinliklerine dalacağım Sofie.Ve bir dahaki görüşmemize kadar orada kalacağım.

----------------------------------------SON------------------------------------

(Felsefe tarihi üzerine yazılmış olan Sofie’nin dünyası romanından alınmış bir bölümdür.)  

 

 


Bu blogdaki popüler yayınlar

CARL GUSTAV VE JUNG VE FREUD

Adler'in Yaşamı ve Freud'la Düşünce Farklılıkları

SOSYAL FOBİ